Eskişehir Linux Günleri ve Ben, Meren Bey Nasılım 02/03/2007, Friday - 01:02

Geçen hafta Eskişehir'de EMO tarafından düzenlenen Eskişehir Linux Günleri'nde idik Löker ile beraber. Sabahın köründe teşrif ettiğim Eskişehir'de beni İnanç Yıldırgan karşıladı; sağolsun üşenmedi, sabahın köründe beni tren garından aldı. Ufak bir Eskişehir turu yaptıktan sonra beraber leziz bir kahvaltı yapıp ardından da seminer alanına gittik.

Açıkçası programın netleşmesi ile ilgili sıkıntıların ardından kendimi düşük katılımlı ve vasat bir etkinliğe hazırlamıştım. Lakin Koray'ın seminerinin başlaması ile salon hatırı sayılır bir kalabalık ile doldu, sonrasında da dinleyici sayısı artmaya devam etti. Seminerler arasındaki çay, kahve ve özellikle öğle yemeği konusunda gösterilen hassasiyet neticesinde baştaki aksilikler yüzünden oluşan önyargımın pek yersiz olduğunu sevinerek gördüm. Dinleyicilere gösterilen ilgiden ötürü emeği geçenlere ve EMO'ya teşekkür etmek isterim bu vesile ile.

 

löker

 

Bu günlük girdisinde anlatmak istediğim diğer şey ise sadece beni etkileyen, hayatın dinamiklerinde manâsız 'kısa devreler'e neden olup bendenizin yanlış yönde kuantum sıçramalar ile kendisini anlamsız pozisyonlarda bulmasına neden olan bir faktör: 'meren faktörü' (işi gücü olanlar bundan sonrasını okumazlarsa bir şey kaybetmeyeceklerini anladılar umarım).

Uzun zamandır varlığından şüphelendiğim bu mevzunun sonunda adının konmuş olmasından ziyadesiyle memnunum. Meren faktörü devreye girdiğinde tam olarak ne olduğunu tanımlamak pek kolay değil, olabilecek şeylerin her birisi kendi çapında bir brownian motion motivasyonu içinde olduğu için yanıtı aramanın aslında zaten anlamı da yok. Fakat bir fikriniz olması için size Eskişehir'e giderken başıma gelen ve yıllar boyunca yaşadığım tüm şeylerin ardından sonunda kafamda bazı şeylerin oturmasını sağlayan bir olayı anlatacağım.

İzmir'den Ankara'ya giden trene bindiğimde aklımdaki tek şey saat 06:30'da varacağımız Eskişehir Tren Garı'nı uyurken kaçıracağım ve Ankara'ya doğru devam edeceğimdi. Sonra saçma sapan bir yerde uyanacaktım, çok endişelenecektim, vaktinde Eskişehir'de olmak için otobüslerde sürünecektim, o halde seminere çıkacaktım, insanlar yanlarında getirdikleri domatesleri bana atacaklardı filan. Tren hareket ettikten bir iki saat sonra halâ bunları düşünüyor ve fena halde bastırmış olan uyku ile savaşmaya başlamış vaziyetteydim. Fakat uyumama çalışmalarımın başarısızlığa uğrayacağını hissetmeye başladığım bir an aklıma şu fikir geliverdi: Eğer hemen uyursam, uyanmam gereken saatte biraz daha uyanmaya yatkın bir uyku derinliğinde olabilir ve ineceğim yeri tutturabilme ihtimalimi arttırabilirdim! O an uyku ile barışıp kendimi onun kollarına bırakma fikri çok mantıklı geldiği için kendisi ile savaşmaktan vazgeçtim. Fakat uyuyamıyordum artık; çünkü benim uykum rakibi kaybedince son vuruşu yapmak yerine savaş alanını artist artist terk eden salaklardandı. Eh, demokrasilerde çareler tükenmezdi, yolun kalan kısmında da kendimi Eskişehir'i kaçırdıktan sonra geri dönmeye çalışırken hayal etmekle geçirebilirdim ve her şey yolunda gidebilirdi. Bunu *neredeyse* başardım da aslında.

Yukardaki satırlardan makul bir süre sonra, yerimden 40 santim zıplayarak uyandığımda tren duruyordu. Ne ne zamandır uyuduğumu ne de trenin ne kadardır durduğunu bilmiyordum. Uykulu gözlerle etrafımdakilere baktım, inecekler inmiş, devam edecekler ise binmiş yerlerine oturmaya çalışıyorlardı. Muhtemelen tren hareket etmek üzereydi. O kadar uykulu bir kişinin göstermesini beklemenin yanlış olacağı bir çeviklikle yerimden fırladım. 5 saniye içerisinde kazağımı, montumu, dergilerimi ve çantamı kucaklamış, 140 kiloluk birisinin hacmine ulaşmış vaziyette vagonun sonundaki çıkış kapısına doğru koşmaya başlamıştım. İnsanlar yol versinler diye ittiriyor, "müsade eder misiniz" filan diyor, bir yandan da çileden çıkıyordum. Sanki herkes benim inmemi engelleyerek, gösterdiğim "son anda uyanma" ve "Eskişehir'i kaçırmama" başarısını gölgelemeye çalışıyordu. Tam o sırada içimden tamamen neanderthal bir güdü ile bir daha görmeyeceğim bu insanlara karşı nezaketimi de kaybettiğimi hissettim, artık resmen doğru atılmış bir bowling topunun kararlılığı ve çaresiz labutlar seviyesine inmişti muhattabiyetimiz. Sonunda kendimi zar zor trenden attım. Tüm elimdekileri oradaki bankın üzerine koyup yavaş yavaş giyinmeye başladım. O sırada vagonun camından bana bakan yüzler içerde kaybettiğim nezaketi çabuk bulmamı temenni eder bakışlarla beni süzerlerken ben de başarımın sarhoşluğuyla kendilerine II. Elizabeth bakışları ile tek tek karşılık veriyordum. Her şey süperdi. Giyinme ve toparlanma işlerini bitirmiştim. Gitmeye hazırdım. Bana kötü kötü bakan teyzeler ve amcalardan ebediyen kurtulmak ve tekrar nazik bir insan olmak üzereydim. Soğuğun da etkisi ile yavaş yavaş uyanmaya başlamıştım. Saatimi kontrol ettim. İnanç'ın garda olmasına bir saat filan vardı. Yoksa biraz erken mi gelmiştik neydi.

Tren yavaş yavaş hareket ederken garın uzaktaki duvarına baktım ve hiç hoşuma gitmeyen bir fikir ile irkildim, aynen şöye yazıyordu: KÜTAHYA. "Ne Kütahyası ulan! Eskişehir, Eskişehir!" diye bağırmamla trenin arkasından koşup kendimi güç bela halâ açık olan kapıdan içeriye denk getirmem bir oldu. 20 dakika kadar vagonların arasındaki boşlukta düşündükten sonra inmeye çalışırken çil yavrusu gibi dağıttığım insanların içinde olduğu vagona girip yerime geri oturmaktan başka çarem olmadığını üzülerek fark ettim. Başımı önüme eğerek koltuğuma gittim, yerime oturdum, montumu çıkartıp kafamın üstüne koyup bu koltuktan son kalktığım andan bu ana kadar geçen sürede "aslında ne olduğunu" düşünmeye başladım. Sonunda buldum.

 

Aslında doğru yerde ve doğru zamanda uyanmıştım. Fakat tam o anda devreye giren meren faktörü zamanı ve dolayısıyla uzayı bükmüş ve beni Kütahya garına geri götürmüştü. İnanılmazdı. Eskişehir'de olmama rağmen aslında Kütahya'daydım. Önce seminerde bundan bahsetmeyi düşünüyordum. Fakat sonra vazgeçtim. Yapacak bir şey yoktu.

Şu anda bu saçmalık katalizörü ile yaşamam gerekiyorsa, bilim bir çare bulana kadar idare edebilirim sanırım diye düşünüyorum. Her neyse. Bunu yazan ben değilim. Bunu okuyan da siz değilsiniz. Zaten bu günlük girdisinde de aslında Ankara'da Doruk, Didem, Barış Özyurt, Çağlar ve Löker ile yediğimiz o muazzam yemekten bahsettim (yerseniz efendim).

 


Tags: seminer  şehirler arası  ben meren bey nasılım  fotoğraf  meren faktörü 

Comments

Post a comment

Your name: Comment:
Number of remaining characters: