Evet. Bir kısmınızın zaten bildiği gibi, eşim ile beraber yaşamak ve bir takım planlarımı hayata geçirmek üzere Türkiye'den ve çok sevdiğim arkadaşlarımdan ayrıldım (entry uzun, şimdiden duygusallaşacaksan bu işi erteleyelim meren). Uzun lafın kısası, 19 Nisan'dan bu yana Amerika'dayım.
Görüşemeden ayrıldığım arkadaşlarımın hepsini teker teker öpüyor, haberdar edemediğim ve gidişimi bu entry sayesinde ya da şans eseri duymuş olanlardan ise özür diliyor, beni anlayacaklarını ümit ediyorum.
Türkiye'den uzakta geçireceğim sürenin ne kadar olacağı buradaki işlerimin nasıl gideceğine bağlı olarak değişecek olsa da, hiç geri dönmemek gibi bir alternatifi aklım(|ız)a bile getirmiyor olduğumu(|zu) yinelemek isteri(m|z).
Planlarımdan bahsetmeye şimdilik niyetim yok, eğer işler beklediğim gibi giderse gelişmeleri elbette yazacağım :) Pardus'tan miras kalan bir stil. Süper.
Pardus demişken. En çok özleyeceğim insanların büyük kısmını oluşturanların var etmeye devam edecekleri bu projenin bir parçası olmaya elbette devam edeceğim --tabi dizüstü bilgisayarım da dahil olmak üzere bilimum elektronik eşyalarımı çalıştırabilmek için gerekli dönüştürücü ve kabloları temin ettikten hemen sonra :)
Elbette beni tanıyanların hiç şaşırmayacakları gibi, yolculuk esnasında başıma bir sürü saçma sapan şey geldi. Uzun uzun yazacak kuvveti 22 saatlik yolculuk ve ardından gelen jetlag yüzünden şu anda bulamıyor olsam da, aklımda kalanlardan bir kaçı şöyle:
- İstanbul - Frankfurt arasında sakinleşmek için bir kadeh kırmızı şarap içtim (alkol ile aram olmasa da ne kadar dayanıklı bir bünyeye sahip olduğumu hekes bilir [Çağlar'ın kahkahalarını duyar gibi oluyorum]) ve biraz da bu bir kadehin etkisi ile sanırım, Frankfurt'ta Alman bir güvenlik görevlisi ile tartıştım (adamın sorduğu bir soruya 'bu sizi ilgilendirmez' dedim desem yeter sanırım), buna rağmen elinde tutuğu pasaportumu geri alabildim ve uçağa binmeyi başardım.
- Frankfurt - Washington arasında 11 saat boyunca Kostas isimli bir Yunan amca ile beraberdim. Kendisi sağolsun bana sırası ile Güllüoğlu, Baklava, Türk Kahvesi, Mersin, İzmir (dedesi zamanında ordaymış), Adana Kebap, Çanakkale, Sakız Adası, Baklava, Mersin ve tekrar Güllüoğlu mevzularından uzun uzun bahsetti.
- Washington DC'de yanıma oturan Norveçli bir amca, bir kaç dakika içinde tükettiği 4 kutu biranın ardından camdan gördüğü kara parçalarının şekillerini havaya çizmek ve benden de kendisine katılmamı istemek sureti ile yolculuğumun içine etti. Son kutu birayı bitiremedi ve koltuğun arkasındaki bez cebin içine attı. Kendisine 'beni rahat bırakmadığı taktirde hayalarına ve kulunçlarına tekme atmaktan çekinmeyeceğim' izlenimi veren bir şekilde baktıktan sonra biraz duruldu (o yorgunlukla kime nasıl baksam bu izlenim oluşurdu zaten sanırım). 5 dakka kadar sonra da akşam onunla French Quarter'da bir şeyler içmek isteyip istemediğimi sordu, kendisine aynı şekilde tekrar baktım.
İlk izlenimlerim New Orleans'ın çok leziz bir yer olduğu yönünde (mesela bu hafa sonu Jazz barları ile ünlü French Quarter'da sağlam bir Jazz festivali var).
İki gün sonra gelen edit: Jazz festivalinin bir kısmını izledik, bir kaç da fotoğraf çektim hem New Orleans'taki down town hem de Jazz festivalinden, bu bağlantı vasıtası ile ulaşılabilir durumdalar (Entry'de ne değişmiş diye şaşkın şaşkın bakan akregator'culara selam ederim ;)).
Eğer bir gün buralara gelirseniz asırlık ağaçların iki tarafını süslediği St. Charles caddesinden yürüyün:

Lowerline yazan şu tabelayı gördüğünüz yerden içeri girin:

Biraz ilerledikten sonra şu evi göreceksiniz:

İşte o apartman içerisindeki dairelerden birisinde de biz yaşıyoruz, bekleriz :)
PS 1: E-postalarımı kısa bir süreliğine alamayacağım.
PS 2: Ben bu satırları yazarken burada çok sağlam bir yağmur başladı, ve bu satırı yazarken bitti. Hayat ne garip.
PS 3: Mevzu ile ilgili bir kahraman olarak, Düygü yenge.



