70 result(s) in 7 page(s)
Previous Page  - 2 / 7Next Page
Hem değer istiyoruz, hem özgürlük... 28 January 07, Sunday @ 16:54

Milli takımımızın sevgili kaptanı Çetin Meriçli, bir konuşmamızda Türkiye sanayii devrimini ıskalamış olduğu için bu ülkede doğup büyüyenlerin elle tutulmayan üretimlerin değerlerini tanımlamakta zorlandıklarına dair nefis bir tespitte bulunmuştu. Bu nefis tespit, ne yazık ki, talihsiz bir zeka gösterisinin ardından gerçekleşmişti ki anmadan geçemeyeceğim: ismi lazım değil meşhur bir üniversitemizin dillere desten makine mühendisliği bölümünde görevli bir öğretim üyesi "o robotları siz yapmadıktan sonra program yazsanız ne olur" demiş ve Çetin de bu YÖK mucizesinin halet-i ruhiyesini anlamaya çalışırken işte bu tespiti yapmıştı.

Pazar pazar bu hikayeyi hatırlamama yol açan, Türkiye'de emeğin soyut üretime dönüştüğü alanda değerinin bilinmesiyle ilgili bir başka tartışma oldu... Camiasındakiler bilir, Enis Batur yönetiminde parmak ısırtan bir politikayla Tristram Shandy, Moby Dick, Don Quijote gibi klasiklerin harika çevirileri başta olmak üzere bir çok başarlı yayını gerçekleştiren, edebiyat çalışmalarına reklamlarıyla, sponsorluklarıyla destek olan YKY, banka Koç grubuna satıldıktan sonra epey bir sarsıldı. Bir futbol takımının yönetimi değişti havası esti desek yanlış olmaz...

Bugünlerde YKY işte bu sarsıntının artçı şokları sayabileceğimiz bir şekilde ve bu sefer yaygın medyaya yansıyan tartışmaların odağında: Yayın hakları kendisine ait bir çok şiirin amatör web sitelerinde yayınlanmasına karşı savaş açmış görünen YKY, şiir meraklıları, şairler ve telif hakları konusunda fikir sahibi insanların taraf olduğu eski/yeni bir tartışma...

ntvmsnbc.com'da konuyla ilgili haberde  görüşlerine yer verilen Haydar Ergülen özetle şiir okuyucusunun kısıtlı olduğunu, kitap satışlarının düşük olduğunu ve zaten bu açılardan baktığımızda şairlerin emeklerinin karşılığını almakta zorlandıklarını düşünerek YKY'na destek vermiş.

Bu durumu protesto edenlerse (özellikle bu tartışmanın ana eksenindeki şairlerden birinin Nazım Hikmet olması nedeniyle bir çok sol oluşum bankalar sanata bulaşmasın sloganlarıyla sokağa döküldü) sanatın metalaştırılması kaygılarını dile getiriyor.

Sanırım YKY ve Ergülen'in atladıkları ve muhaliflerin de vurgu yapmayı ıskaladıkları bir ayrım söz konusu, bu ayrım da henüz malesef yazılım camiası dışında yeterince tanınamayan özgür yazılım modeliyle çok rahat anlaşılabiliyor.

Ergülen'in hayalgücü yazdıkları için hayatını geçindirecek paranın ödenmesini sağlayan tek bir model ile sınırlı. Bu model, yayınevlerinin yayın haklarını satın alarak yazara emeğinin karşılığını ödemesi ve yaptıkları yayınlardan elde ettikleriyle bu ödemeyi geri almalarına dayanıyor. Basit ve çağdışı bir model. Kapitalizm açısından baktığımızda son derece ironik bir sorun var: bu model bir yayınevinin diğerlerinin rekabet olanaklarını kısıtlaması ilkesine dayanıyor (hani sosyalizm rekabet olmadığı için işlemezdi). Dahası bu rekabetin illa maddi dönüş üzerinden olması gerekmediği de YKY örneğinde görülüyor. Maddi çıkar beklemeyen, tamamen içerik paylaşımını, kültürel bir ortaklığı hedefleyen amatör şiir siteleri YKY'na rakip görülüyor. Kapitalizm yerine özgürlükçü açılardan yaklaştığımızda durumun zaten problemli olduğu aşikar, onu detaylandırmaya çok da gerek yok...

Oysa özgür yazılım modeli gösterdi ki, fikri mülkiyet sınırları içinde gerçekleştirilen sektörlerde üretim pekala hakların kısıtlanmasına gerek olmaksızın sürdürülebiliyor. Bugün ürettiği kaynak kodu özgürce dağıtan ve bu kodu ürettiği için para kazanmaya devam eden binlerce proje bunun en açık örneği. Bu neden kültürel alanda da böyle olmasın?

Bu örneği vermeyi seviyorum,  Tool grubunun son albümü 10.000 Days yayınlandığında müzik sektöründe bir CD satabilmenin yeni ve önemli bir nedeni/itkisinin, fikri mülkiyet değil şarkı ve CD arasındaki meta ayrımı olabileceği mükemmel bir örnekle (bunu daha iyi anlatabilecek bir tasarım düşünemiyorum) ortaya konmuştu. Grup üyeleri endüstriyel tasarımcı oldukları için Tool'un video kliplerinden, CD kapaklarına bir çok görsel tasarım öğesi her zaman güçlü olmuştur. Son albümde CD kitapçığı olarak her şarkı için ayrı ayrı hazırlanmış özel bir tasarıma sahip 3B bir kitap geliyor. Kim kıyıp da korsan mp3'leriyle yetinebilir ki? elbette o mp3leri indirmek, seyyar müzikçalarlar açısından hala mümkün ama o müziği, o grubu seven ve yaptıkları işi takdir eden her müzik sever için albümü "ürün" olarak edinmek bir başka öneme sahip olacaktır. (Kendi arkadaş çevrem için öyle oldu, tabii bir de burada korsan müziğe savaş açan yetkililerden adam gibi ihracat politikaları bekliyoruz demek gerekir, bulamadığın albümü mecburen indiriyorsun...)

Aynı perspektifle yaklaşınca bir şairin yayın haklarını almak, o şairin hafsalasının ürünlerini, tasarımcılar, editörler ve yayıncıların yeteneklerinin ürününe çevirmek için bir anlam ifade etse olmuyor mu? YKY gibi koskoca bir yayınevi, hazırladığı, bastığı kitapları kalitesiyle sattırmak yerine içeriğini kendine özgü tutmak zorunda mı? Don Quijote'yi klasik edebiyat dersi için "çalışmam" gerektiğinde bulana kadar canım çıkmıştı. Kütüphanedeki kopyası erken davranan sınıf arkadaşımca alınmıştı ve bir yandan tam bir basımının kütüphanemde olmasını çok istediğim bir kitaptı... Üç gün kadar Ankara'da gezmediğim kitabevi kalmadı ve sonunda gerçekten acelem olmasa almayı asla tercih etmeyeceğim saçma sapan bir baskıyı ancak bulabildim. Yaklaşık bir iki ay sonra da YKY-Kazım Taşkent serisinden yayınlandı (hain felek). Ne yaptım biliyor musunuz, gidip onu da aldım. Çünkü değer verdiğim, henüz okumamış olan arkadaşlarımla mutlaka paylaşmak istediğim böylesi bir romanı sevdiğim kadar, ona ulaşmamı sağlayan medyanın, metanın da değerli olmasını önemsedim. İşte bir yayınevinin para kazanmaya ve şaire ödeme yapmaya devam edebileceği en önemli nokta. Üstelik şiirler okunmak ve paylaşılmak için özgür, basılmak için izne tabii olduklarında daha çok yayınevi tarafından ödeme yapılan şairler geçim sıkıntısını daha az hissedebilir... Tabii bunlar özgür bir ortamın vahşi rekabet ortamına göğüs germeyi, sen-ben-bizim oğlan beyoğlu çeteleri kurup kendini şairden saydırmaktan vazgeçmeyi, popülist olmadan tanınır olmayı becermeyi falan gerektirir. Yani gerçekten yazdıklarını insanlarla paylaşabilmenin yollarını arayan, düşünen, üreten entellektüeller buna cesaret edebilir. Eh Türkiye şartlarında böyle şeyler zor olduğu için de yarin yanağından gayrı herşeyi hep birlikte yapmak isteyen bir şairin şiirlerine bir banka el koyabiliyor...

Oysa bakın on binlerce proje, milyonlarca satır kod ve mutlu mesut üretimlerine devam eden binlerce programcı/kullanıcı ile gösteriyoruz ki başka bir dünya, başka bir üretim şimdiden mümkün... Hem üretimlerin değeri bilinsin istiyoruz, hem özgürlük... ve dünya ikisinin aynı anda mümkün olduğu yönde değişiyor...  

Şiirleri, müzikleri, filmleri özgür bırakın... Onlar kimseye değil, insanlığa aittir, onları üretenler yalnızca insanlığın ortak aklına sözcülük edenlerdir ve bu becerileriyle her zaman layık oldukları saygıya sahip olacaklardır. Ekonomiye gelince alternatifleri yukarda açıklamaya çalıştım, herhangi bir arama motoruna girip dahasına da bakabilirsiniz. Lawrance Lessig'in kültür endüstrisine özgüzlükçü alternatifler için yazdıklarını okuyabilirsiniz... Nasıl olsa bunlar yarın öbürgün olacak, siz de "bekleyeceğinize" değişimin bir parçası olun... Özgürlük için...



Tags: Genel 
İşim canım işim... 13 January 07, Saturday @ 00:39

Bilkent Kütüphanesiİnsanın hayatına yön veren kurumlar arasında okumaya ve araştırmaya yer ve önem veren örnekler olması hoş bir şey. Benim iki patronumdan biri de (diğeri de öyle aslında) şahane bir kütüphane açmış... Oku oku bitmiyor. Daha güzeli bitiremeyeceğini bilseler de gidip habire okumanı özellikle istiyorlar ve hatta daha da güzeli oradaki onbinlerce kitap  kesmezse "şunu da satın alır mısınız?" diyebiliyorsunuz ve alıyorlar...

Eh kar elde etmek yerine kamu hizmeti vermek gibi kaygılarla hareket eden kurumlarla çalışmanın "büyüklüğü" de başka oluyor tabii...

Bu fotoğraf bizim kütüphaneden... Üstelik bize sınırlı falan da değil, Ankara'ya yolu düşen herkes (Türkçe dışında dil bilmeyenler de...) gelip istediği gibi kullanabilir. Sözlü yönetmeliğinde başvuru yapan herkese hizmet verme ilkesi öncelikli olarak tanımlanıyor... Bekleriz... ;)



Tags: Genel 
Yılın 2006 olduğunu bilmeyen bankalar... 06 December 06, Wednesday @ 20:58

Linux geliştiricilerinin günlükleri sıkça banka şikayetleriyle renklenir. Bugün de bir benzeri olacak ve bugünkü konuğumuz İş Bankası... Kendileri bu akşam sevgili arkadaşım Hakkı'yı kızdırmışlar... Hakkı bu gece internet parolasını hatırlamadığı için kendisine sunulan yöntem sonucunda aslında "ilk başvuru" işlemi yapmaya çalıştığını fark ettirmesi sonucu bu bankaya aşık olmuş. Aşkını benimle paylaştı:

Müşteri daima haklı, zaman zaman Hakkı'dır. Hakkı, 20.20 civarında fatura ödemelerini kontrol etmek üzere sisteme bağlanmaya çalışırken hatırladığı parolanın geçerli olmadığını fark eder. Şaşırmaz, zira sıkça parola unutmaktadır. (Aslında banka terminolojisiyle baktığımızda bahsettiğim şey şifre... ne ilgisi varsa bir parola bir de şifre veriyor ya zat-ı nakideler)

Şifremi unuttum linkine tıkladığında kendisini telefon bankacılığıyla ilgili bir yol gösteren bilgi notunun karşısında bulunur. Telefon açıldığından itibaren basması gereken rakamların bir dizisidir bu not. Alır telefonu eline, 444 02 02 çevirir sonra sırasıyla anlatılan numaralara basar ve güvenlik sorgulamasıyla karşılaşır.Tolga abisiyle Hugo oynamaya başladığını zannedebileceği sayıda soruya verdiği seri cevapların ardından Hakkı'dan yeni bir şifre belirlemesi istenir. Hakkı 6 haneli ve verilen şartlara (ardışık olmama, sıfırla başlamama vs.) uygun şifreyi girer ve içindeki canavarı uyandırmaya başlayan olaylar zincirinin ilk adımı atılır.

"Sayın müşterimiz, daha önce interaktif parola belirlemiş olduğunuz için, işleminizi müşteri temsilcisi aracılığıyla tamamlamanız gerekmektedir." (Sanki Hakkı ısrar etti Hugo oynar gibi banka kullanma konusunda...)

Müşteri temsilcisi, sisteme yaklaşık 8 dakikadır kayıtlı durumda olan Hakkı'dan bir dizi yeni güvenlik sorusunu yanıtlamasını ister. Hakkı önce itiraz eder, hali hazırda kimliğini ispatlamış olduğu bir alanda olması gerekmektedir. Oysa heyhat, yılın 2006 olmasına ve teknolojinin insanda yarattığı kullanıcı deneyiminin varmış olduğu seviyeye aldırmayan İş Bankası hatları birbirinden izole etmiş olduğu için baştan başlamak zorunda kalır sevgili Hakkı... Önce safça kandırılmaya çalışılır, her şey güvenlik içindir, allahım ne kadar da güvendedir... Oysa bir an sonra o buzdan güvenlik duvarları, güneşle karşılaşır. Hakkı ile görüşen operatör, kendisinden annesinin kızlık soyadının tamamını, ev adresini, cari hesap numarasını, nüfus cüzdanı seri numarasını ister... Hakkı'nın kendisine kalan özel bir bilgisi artık bulunmamakta ve söz konusu operatör söz gelimi Zırt bankasında Hakkı bey taklidi yapmaya çalıştığı takdirde elinde hemen her bilgi bulunmaktadır.

Hakkı bu duruma itiraz eder, operatörün, bu bilgilerin yalnızca bir parçasına erişme hakkı olması gerektiğini söyler. Operatör bu konuyu tartışma yetkisi olmadığı gibi, tartışma uzayacağı takdirde işleme son vermek durumunda bir emir kuludur. Hakkı bilgileri verir ve bu durumu şikayet etmek ister, ancak önce şifre sonra şikayet ilkesine uymaya çalışır. Telefon işlemi sonlandırır... Yılmaz Hakkı, tekrar dener, ancak bir sonraki operatör bört hanım şikayetlerin bu yolla yapılamadığı konusunda ısrarcıdır. Hakkı bey bankanın sıfatlarını argo sözlüğünden bir bir çekip, bört hanımın yüzüne sayar. Bört hanımla kişisel bir derdi olmamasına rağmen başka şansı yoktur...

Sonra sakinleşince konuyu bana açmış... Ben de "ben bilöker'de yazayım, belki Çiş Bankasından bir yetkili okur da, yüzü kızarır, bu aptalca uygulamalara son vermek için seninle bağlantıya geçmek ister." dedim... Böyleyken böyle...



Tags: Genel 
Yorgunluk ve muz kabuğu... 04 December 06, Monday @ 21:08

gezegen okuyucularının bir açıdan takip etmekte oldukları iki farklı etkinliğin (TRT2 Bilişim Rüzgarı, CorpTech) son iki hafta sonunu doldurması ve hafta içlerinin iş, güç ve akademik mambo jambo tarafından tam gaz doldurulmaya devam edilmesi sonucu bünyeyi epey yordum bugünlerde... Bu arada bir yandan bir not bile alamadan akıp gidenlerden de geriye bir şeyler kalsın diye düşündüm, yani bu açıdan bakınca ÇOK UZUN, aman dikkat...

CorpTech'in dördüncü günü, nöbeti devretmemi gerektiren bir halsizlik ve nezle başlangıcı ile başlamıştı. Niyet evden çıkmayacısa bir planla otobüs beklemekti, ancak evden belli bir saatte çıkmayı gerektiren ailevi durumlar da vardı. Bu yüzden akşam üzeri arabayla gidip yarım saat görelim denildiğinde daha fazla itiraz edemeden Koç Müzesi'ne savruldum.

Koç Müzesi, ilk duyurulduğunda düşündüğüm kaygıları birer birer gerçekleştirmiş. Hani bunu terimlerle falan da açıklamak mümkün de, hiç uğraşasım yok, özetle eni konu sahte olmuş... Elalem ürettiğinin müzesini açıyor, bizim ülkenin en bi' zengini ancak ithalat/ihracatla uğraştığını, sahte olmayıp n'olacaktı?

ama daha kötüsü Leonardo sergisiydi. İddialı bir müzede, önemli bir ismin çalışmaları üzerine bir etkinlik düzenlenirken insan bu kadar ucuza kaçmamalı. Leonardo sergisi için bir çok özgün maket gelmiş... Özgün dediğim de, allah bilir ya notların uygulama haklarını, mirası falan bir şeyleri elinde tutan bir firma var herhalde onun çalışmaları. Yani Karaköy'ü geçtim, müzenin içindeki marangozhane dekorunda bile yapılabilecek maketler son derece özensizdi ve sergi bir bütünlük taşımıyordu. Bir alet çalışıyor, kullanabiliyorsunuz, diğerinde dokunmayın yazısı var... Tam olarak nasıl davranmanız gerektiğinden emin değilsiniz ve gördüğünüz şey de kötü uygulanmış tahta/plastik projeler. Olmamış diyor geçiyorum.

Olmuşlara bakacak olursak; video işleme alanında uzmanlaşan sevgili kardeşimi, kendisini, okullarında bir seminer veren Burak Arıkan'ın  da gazıyla, müzik yaparken kullandığı bilgiyi video ile birleştirmenin yeni yöntemlerine vermiş buldum... Arıkan'ın bahsettikleri benim için yeni değildi, zira bu konudaki temel çalışmaları geçen sene kaynağında takip ediyordum ve o da hali hazırda (ta Nisan ayında) bu işin güncel, temel çalışamalarını özetlemişti.

Geriye doğru gidecek olursak, CorpTech, olmamışların başında geliyordu diyeceğim ama nitelik/nicelik açısından bakacak olursak ben halimden memnundum. TBD'nin bir konuşmacısı çok hayırlı bir nedenle seminerini iptal etmek zorunda kaldığından (kendisine de buradan yeni yaşam arkadaşlarıyla sağlıklı ve mutlu bir yaşamı paylaşmaları dileklerimizi iletmiş olalım, küçük bilişimci aramıza hoş gelmiş) kendimizi Bora'yla birlikte apar topar kürsüde seminer verirken buluverdiğimiz, Uğur, Rasim ve Mustafa'yla hem yüz yüze tanışıp hem de güzel bir toplantı yapabildiğimiz, sayıca az da olsa içerik olarak birbirinden ilginç konuklar ağırladığımız standımızla bence güzeldi yine de... Ama kapısına "bu fuar kurumsaldır kartviziti olmayanlar alınmayacaktır" yazan ve katılımcılarının üzerini arayabilen bir fuar organizasyonu bundan sonrakilerde ne kadar başarılı olur bilemem, bekleyip göreceğiz.

İzmir başlı başına harika bir yolculuktu, yine nicelik sıkıntılı (ve dengeyi nitelikle kuran) bir seminer ve TRT2'de yayınlanan Bilişim Rüzgarı güzel ve rahat deneyimlerdi. Küçük ailesinin nefis misafirperverliğiyle o hafta sonu harika geçmişti zaten, dırdırını yaptığım süreç, oradan döndüğüm otobüs yolculuğu ile başladı. (Onur bana ısrarla daha kalmamı söylemişti, bir bildiği varmış...)

Papa geldi, Ankara bir gün süreyle kullanıma kapatıldı derken, ben de kaderin kötü bir oyunuyla adamın peşinden İstanbul'a gitmiş oldum ve şehir hayatının en yorucu olabildiği cinsten günler bu "yoğundu yahu" dediğim haftaya denk gelince tadından yenmedi... Buraya bir not düşmek istiyorum, bu memleketin idari anlamda bir şeye benzediğini düşünmem için kriterim gayet belli: Devletin hizmet ettiği vatandaşa saygı duyduğu gün ben de artık bu memlekette işler yoluna girmeye başladı diyebilirim. Oysa Papa olayında olduğu gibi, başbakan hastaneye kaldırılmaya çalışılırken olduğu gibi bir telaş, koşuşturmaca ve umursamama hali var mevcut durumda... Neyse bu uzun bir konu... 

Şimdi bir de olacaklar kısmına bakalım, Pardus'un  topluluk ilişkilerinin daha sıkı fıkı olabilmesi için yapılacaklar, sürüm heyecanı derken bir de geliştirici topluluğunun büyümesine katkıda bulunacağını umduğumuz bir staj hadisesi yaşanacak gibi görünüyor. Şu anda somut bir şey yok, olunca duyurulacak. Şimdiden yazmamın nedeni böyle bir ihtimali olumlu karşılayacak herkese bir hatırlatma: Pardus zaten açık bir proje, katkıda bulunmaya her an başlayabilirsiniz, böylece staj yapmayı düşündüğünüzde zaten tanıdığınız bir projeye başvurmuş olur ve zamanınızı tam anlamıyla uzmanlaşmak istediğiniz alana harcama şansı elde edebilirsiniz. Diğer türlü zaten kısa süren stajın bir kısmı da makaraya kukaraya gider, zamanınızı ziyan edersiniz. Biz  de bunu istemeyeceğimiz için böyle yapmayanlarla çalışmaya başlarız mesela... (hatta açık söyleyeyim bu iş böyle işlemeye başladı bile, de bizim de aklımıza stajları daha organize yürütmek gelebildi...) Bu arada bu fırsat grafik tasarımcılar için de geçerli... umut pulat'la birlikte yazılım görselleri, sanal/endüstriyel tasarım gibi alanlarda çalışmayı düşünen olursa bekleriz...

Son olarak da müzik: Çarşamba gecesi Nefes Bar'da Kara Güneş konseri olacak. 21.00 gibi başlıyor, Ankara'lılardan özleyen varsa kaçırmasın! Bir başka geri dönüş de a_yarr_k . Grup birinci albümlerinden bu yana karşılaştıkları, bir şekilde kesiştikleri  müzisyen ve tasarımcıların katkılarını da içermesi düşünülen ikinci netalbüm için hazırlıklarını sürdürüyor, merak ve hevesle bekliyoruz...



Tags: Genel  Pardus 
Kadına karşı şiddete dur deyin! 26 November 06, Sunday @ 14:55

Aile içi şiddet her yerde her an çevremizde birini etkileyebiliyor. Her 3 kadından 1'i yaşamı boyunca dayak, tecavüz ya da başka bir saldırıya maruz kalıyor. Saldırgan çoğunlukla aile içinden ya da tanıdığı insanlar arasından çıkıyor.

Uluslararası Af Örgütü'nün başlattığı 16 Güne 16 Sığınak kampanyası, bu konuda herkese yapılabilecek bir rol bulmaya çalışıyor. 16 gün boyunca dünyanın dört bir yanında farklı ama ortak noktaları şiddet mağduriyeti olan insanların hikayelerine tanıklık edebilir, onları desteklemek için eylemlere katılabilirsiniz...

 http://www.amnesty.org.tr/16gun2006/



Tags: Genel 
Selzedelerle birlikte olmak için... 08 November 06, Wednesday @ 12:49

 Ziraat Bankası Batman Şubesi
 Batman Barosu Sel Hesabı
 Hesap No: 46754979 - YTL, Euro, USD ortak hesabı

 Bilgi kendisini açıklıyor gibi görünüyor... Dayanışma zamanı...



Tags: Genel 
Ben Teoman değilim, bugün benim doğum günüm değil. 19 October 06, Thursday @ 16:45

Arayanlar, soranlar, blog yazanlar sağolsun, sevildiğini bilmek güzel de, benim doğum günüm bir ay sonra... Kasım'ın soğuk 19'unda... :)

 Ama bugün doğum günüm gibi mutluyum, çünkü son derece zor bir haftanın ardından hiç hazır olmadan girdiğim ilk tez jürimde açık kaynak kod ve yeni medya sistemleri arasında kurmaya çalıştığım muhtelif ilişkilerle ilgili güzel eleştiriler aldım. Aslında "iyi öğrenci olmak" üzerinden bakıldığında rezalet bir jüriydi, ama ben uzun zamandır aradığım bazı yanıtları şimdi daha bir görür gibi olabildim ve bu da hepsinden önemli ve iyi kısmıydı... Bayram yoğun geçecek... Hem milli takımımızın sevgili kaptanı hem de Gürersan, zaten ana yurdu Ankara olan Çağlar ve Ekin'in yanı sıra şehrimizi renklendirecek, bir bayram şekeri edasıyla salınacaklar... Bu harika haberlerin sonucu olacak güzel saatlere tez çalışmaları ve birikmiş işler eklenince "ne tatili, mermer, mermer!" diyesi geliyor insanın, ama sevmediklerimizden alıntılamayı sevmiyoruz durumları da söz konusu... Neyse esasen bugün benim doğum günüm değil diyecektim, işte öyle...



Tags: Genel 
Boykot... 16 October 06, Monday @ 18:52

1880 yılı Kasım ayında İrlanda'da mısır tarlasında hasat vakti gelip de çalışacak işçi bulamayan Boycott'un ismi tarihe ekonomik temelli bir sivil eylem biçimine dönüşerek geçti.

 Bundan altı yıl önce yine bugünlerde (tam olarak 8 Ekim'de) o günlerde yaşamımdaki en önemli şeylerden biri olan arkabahçe internet yayınında şöyle bir haber yayınlamışım:

  • Boykotmuş!

    Tam olarak düzenleyicisi/ateşleyicisi belirsiz bir boykottan haberdar olduk. "Sözde ermeni soykırımı yasa

    tasarısı nedeniyle bir hafta boyunca hamburger yenmeyecek" miş! 09 Ekim'de başlayıp 16 Ekim'de biteceğini

    de söylemiş olalım... Yani 16'sından sonra hem vicdanen rahat hem de sıkıntıya girmeden yaşayabilmeye devam

    edilebilirmiş... daha fazla yoruma sanırız gerek yok!

  • Aradan 6 yıl geçmesi 226 yıla kıyasla bir hiç tabii, ama insan bir gıdım da olsa bilinç, farkındalık bekliyor dünya siyasetinin dönüp dolaşıp düğümlendiği bu topraklarda yaşayanlardan...

    Neyi boykot ediyoruz, kime karşı ediyoruz ki? Bu ülkenin bütçesinin en önemli birimi olan silahlı kuvvetlerin ekonomik ayağı OYAK iki dev Fransız firmasıyla ortak... Biri Renault, diğeri AXA... Ki bu AXA geçtiğimiz yıl tartışmalara neden olan olaylar nedeniyle yaşamlarını kaybetmiş Ermenilerin mirasçılarına yüzlerce milyon dolarlık tazminatlar ödedi.

    Uluslar arası sermayenin yönettiği bir dünyada ulusal çıkarlarla ilgili boykot olsa olsa şaka olur... Bu konuda bugün çok zekice ya da aydınlatıcı olmasa da doğru bulduğum bir yazı okudum, okumak isteyenler bianette okuyabilirler...

    Bu arada bu günlüğü boykot etmeyenler alıcılarının ayarlarıyla (yine) oynasınlar anacım, zira artık Zangetsu'ya geçtim... 

    not: Yine arkabahçe'de  öğrenci haberleri bölümünde yayınlanan bir haberde de Gazi Üniversiteli öğrenciler, İtalya boykot edilirken(!) toplumdaki hezeyan fırsat bilinerek finallerde iki İtalyan bilgin tarafından ispatlanan differansiyel denklemlerinin sorulmamasını istemişler... Mesela tost da fransız icadıdır, bundan böyle çift kaşarlı yemeyebiliriz...



    Tags: Genel 
    Rahat Uyu... 11 October 06, Wednesday @ 11:54



    Tags: Genel 
    Haydi bir kere daha! 29 August 06, Tuesday @ 23:56

    Bu ülkenin insanları, vaad edilen rüşvet ne olursa olsun, ağızlarını çalınacak bal için değil, barış için açmayı bilerek hep birlikte yollara düşmüşler, onların vekilleri de parti kararları ne olursa olsun, temsil ettikleri insanların iradesini taşıyarak tarihi bir karar vermişti. 2003 yılı Mart ayının ilk günü geceye döndüğünde Ankara'dan yayılan haberle yalnızca Türkiye değil, tüm dünya hem sorumlu tavrı nedeniyle T.B.M.M.'ye saygı duymuş hem de Türkiye'li savaş karşıtlarının haftalarca süren kampanyasının sonucunu kutlamıştı...

    Bush kuklasının nezdinde her gün daha grotesk ve çirkin bir hal alan petro-dolar imparatorluğunun Büyük Ortadoğu Planı çerçevesinde yerle bir edilen Lübnan, şimdi de Barış adı altında sömürge ordusuyla işgal edilmek isteniyor. Türkiye yine planın tam ortasında, çıplak elleriyle korları tutan maşa olmak için seçmelere itildi. Yine bir tezkere geliyor gündeme ve yine dört bir yandan dayanışma ve eylem çağrıları yükseliyor.

    Bir kere yaptık, yine yaparız, şahinlerin tezkeresini geri çevirir, onurumuzu, gerçek barışı ve uluslar arası dayanışmayı koruruz... Değil mi? Hazır mısınız? Sokaklar bizi bekliyor, savaşa karşı ses çıkarmak için, Lübnan halkına yalnız olmadıklarını duyurmak için, saldırgan şahinlere karşı güvercin olup uçmak için, reddetmeye, direnmeye ve HAYIR DEmeye hazır mısınız?

    Edit: Penguen'in muhteşem kapağı biraz iri kaçtı... penguen'in bir başka harika karikatürüyle değiştirdim. (küçültünce de okunaksız oldu n'apayım)

    Tags: Genel 

    Previous Page  - 2 / 7Next Page