70 result(s) in 7 page(s)
Previous Page
-
1 /
7 -
Next Page
Güneşe savaş açan balçıkgil...
04 October 08, Saturday @ 13:52
Yalnız ve hüzünlü ülkenin, herşeyden çok bilgi yoksulu toplumu rahat bırakılamıyor. İnsanı çileden çıkarırcasına önü tıkanıyor toplumun... Cehaletin kampanyası mı olur, resmen var işte... Memlekette insanları cahilleştirme kampanyası yürütülüyor... Bu duruma somut şekilde dur demek için bir araya gelmek zorundayız...
Yıllar önce, henüz gerçekten çok saygıdeğer bir (siyaseten alternatif+) bilim dergisi olan Bilim ve Ütopya'yı okurken gözüme çarpmıştı. "Allaha inanan bir fizikçi" başlığıyla tanıtılan bir profesör, fizik bilimi kapsamında bugüne dek türetilmiş ne kadar teori ve fikir varsa değerli kabul edip incelerken, bir yandan da inançlı, mümin bir insan olmasını şöyle açıklamıştı (hatırladığım kadarıyla dolaylı bir alıntı olarak):
"Fizik bugüne dek, bir tek hidrojen atomu varken tüm evrenin nasıl oluştuğuna dair açıklamalar yapıyor... Ben o tek bir hidrojen atomunun yaradılışına inanıyor ve bilimle tarihimi anlıyorum..."
Şimdi bu saptama ya da önerme, ne denirse ismine, fiziksel olarak doğru mudur, yanlış mıdır bilemem... Yani tek bir hidrojen atomundan tüm evren açıklanır da, o nereden çıktı sorusu yanıtsız kalır gibi konularda fizikçilerin dediklerini bilemem... Ama bu bilim insanının yaklaşımı kadar barışçıl, çoğulcu anlayışları özlüyorum.
Geçtiğimiz hafta içinde ülkede özgürce çalışma yürüten bir sendikanın, Eğitim Sen'in internet sitesi Telekomünikasyon Kurumu tarafından erişime kapatıldı. Nedeni, Yaratılış Atlası adlı bir kitabın, eğitim politikalarına ve bilimsel kıstaslara aykırı olarak, çocuklarımızın beynini yıkamak üzere kullanımına ilişkin kaygıların açıklandığı, toplumun ve ilgili yöneticilerin bu konuya dair uyarılmaları amaçlanan bir basın açıklaması.
Ne kadar vahimdir ki, ülkenin yasaları bir sendikal faaliyeti bu şeklinden soyutlayıp yayıncılık gibi göstererek engellemeye gidebiliyor.
Ne yazık ki ne internet, ne de ifade özgürlüğü konusunda yeterince teknik donanıma sahip olmayan nice hakim ve bürokratımız var gibi görünüyor. İşin kötüsü, interneti düzenleme isteğiyle yapılmış bir yasa, öylesine boşluklarla dolu ki, bir yazı nedeniyle, onbinlerce yazı (wordpress'in neden yasaklandığını araştırabilirsiniz) bir anda engellenebiliyor. Kurunun yanında, yaş da yanıyor ve ne yazık ki sistem kuru-yaş ayrımının farkında bile olamıyor.
Bu tartışmaların ağırlıkla evrim teorisini yok saymaya, onun yerine yaradılış kuramını karşılık olarak sunma derdinden yola çıkılarak yapıldığını görünce insan ayrıca üzülüyor.
Gelin kısaca evrim teorisine karşı savaş açmanın iki birbirinden mantıksız yönünü özetleyelim:
1) Ülkede evrim yok zanneden bir kuşak yetiştirirseniz, o kuşaktan ne doğru düzgün doktor çıkabilir ne de aslına bakarsanız kafası az çok çalıştığına güvenebileceğimiz herhangi bir meslek erbabı... Evrim, hastalıklarla mücadelede kullanılan en önemli kuramsal referanslardan biridir, biyolojinin birikimine en çok katkıda bulunan kuramsal çerçevelerden biridir.
2) İnanç, basitçe bir insanın var oluşuna dair sorulara, kendince verdiği yanıttır. Bir insanın evrimleşiyor olması, onun herhangi bir dine ve tanrıya inanmasına engel olmak zorunda değildir. İnanan herkes basitçe bunu düşünebilir... İnanç doğrulanmak, ispatlanmak zorunda olan bir şey değildir, kalpte yer alan, adı üzerinde inanılandır. İnanıyorsanız bu yeterli değil mi?
Evrim Çalışkanları grubunu biliyor musunuz? Gelin kolayca anlaşılabilecek şekilde evrimi duyun, görün ne inanca bir saldırı var ne de başka bir şey... Adem ve Havva öyküsüne kalben inanmakla, insanın dünyadaki evrim süreci içindeki varlığını yanyana koymak elma ile armudu toplamaktır, bunu görün.
Elma ile armutu birbirine karıştıran ve tahminen bunu artniyetle yapan insanların toplumu bilgisizleştirmesine izin vermeyin... İnancınız ne olursa olsun, karşısında olan bir fikri, ifadeyi görmekten korkmayın... Fikirler, fikirlere ve inançlara zarar veremez... İnanç doğrularla değil, kanaatlerle kurulur, kanaatler karşı karşıya gelince biri doğru olmak zorunda değildir...
Hamiş: Yazı teknik nedenlerle yeniden düzenlenmiştir.
Tags:
Genel
,
Comments:
7
Uzay çağında güvenlik sistemleri...
12 August 08, Tuesday @ 16:35
Bugünlerde malum memleket hem siyasi hem de sıradan anlamıyla şiddetle fazla haşır neşir... Eh işsizlik had safhada, maaşlar yerlerde falan derken herkesi bir asabiyet sardı, bir çok insan da bunun bir başka yansıması olarak korkuyu yaşamaya başladı.
Bu korkudan payına düşeni alan yakın akrabalarımın ikisi farklı güvenlik önlemleriyle ev tahkimatına giriştiler. Biri DIY modeli bir güvenlik sistemi deneyine girişirken (evdeki çeşitli anahtarların kombinasyonlarıyla çalışan sensorlar, canavar düdükleri falan... pek acaip, ben bile o evden tırsar oldum) diğeri daha düzenli bir masraf kapısı olsa da, anlamlı ve işlevsel olacağını düşündüğü bir iş yapıp bir şirkete başvurdu: Pronet.
Televizyon reklamlarından ismini duymuş olabileceğiniz bu şirket, gelip evinizde bir güvenlik analizi yapıyor ve gerekli gördükleri yerlere gerekli sensorları yerleştiriyorlar. Sonra bunlar bir kumanda merkezine bağlanıyor ve siz ev içinde ya da dışında olma durumlarınıza dair farklı kipler ayarlayabiliyorsunuz. Mesela yatarken devreye aldığınız bir kip, siz yatağınızda uyurken evdeki hareketleri gözlerken, dışarda olduğunuz zamanlar için ayarladığınız her durumu değerlendiriyor.
Buraya kadar mantıklı görünüyor, ama geçtiğimiz günlerde "biz neden böyle bir hayat kurguluyoruz ki" diye başlayan tartışmamızla bu sistemi ciddi şekilde sorgulayıp R2-D2 ve Anakin kapının önündeler, rahat uyu prenses formatından çıkmak istediğimizi anladık. Root oturumu açar gibi buzdolabı açmak gerçekten de hoş bir şey değil. Ben PolicyKit'i genellikle parola hatırlayacak şekilde ayarlayan o son kullanıcılardan biri gibi yaşamayı seviyorum. (kusura bakma beranj)
Tam bu tartışmanın üzerine günde bir dolara evimizi koruyan muhteşem Pronet, bir anda bu blogun ve üyesi olduğu nice gezegenin tarihlerinde yaşayan en elim şirket kusurlarını (bankaları bile) gölgede bırakacak bir başarıyaya imzayı, tepemin tasıyla beraber attı...
** Durum: Gece saat 02.23, elektrikler kesilir ve alarm eve sakaşvili kaçmışça bağırmaya başlar...
** Tepki: İkisi nerd, üçüncüsü de az geek olmayan üç kişilik ev ahalisi koşturarak alarmın başına gider, ancak elektrikler kesik olduğu için kumanda konsolunun da ölü olduğunu fark eder.
Biri: Acil durum jenaratörlerini devreye sokun.
Diğer ikisi: Yok... Ali Sami!
Başka biri: Ne yapacağız peki? Polisi arayıp "endişeye mahal yok, tatbikat yapıyoruz" diyeyim mi, kapıya gelmesinler bu saatte, çay-may uğraşırız...
Bir diğeri: Pronet'e telefon etsek?
** Durum: Aradan yaklaşık üç dakika geçmiş, uyanılıp durum saptanana ve yapılması gereken şeyin bu olduğuna en sonunda karar verilmiş olarak Pronet çağrı merkezi aranır.
Zavallılar:İyi geceler, elektrikler kesildiği için alarmımız devreye girdi, bir şey yapamıyoruz.
Pronetteki zavallı*: Güvenlik kodunuzu alabilir miyim?
Zavallılar: Tabii ki... (verirler)
Pronetteki zavallı: Sorununuz nedir?
Zavallılar: Eeee... (sakin, sakin...) beele, beele oldu abula...
Pronetteki zavallı: Alarma fiziksel olarak ulaşabiliyor musunuz?
Zavallılar: Evet!
Pronetteki zavallı: Tamam o zaman, çıkarın alarmı, açın kutusunu...
Zavallılar: Nasıl yani? Peki ama nasıl açabiliriz ki biz bu kutuyu?
Pronetteki zavallı: Altta vidaları var...
Biz zavallı 2.5 nerd bakarız ki iki alyan vida ile kapanmış bu pek gürültülü ve ışıklı sayın alarm. Evde ki nerd sayısının nüfusa oranı 2.5/3 olduğundan alyan anahtar vardır, ancak karanlık, şaşkınlık vidaların alyan olduğunun tespiti derken bir iki dakika daha geçer ve o sırada siren kendi kendine susar... Telefona dönülür.
Zavallılar: Sustu bu kendi kendine, siz mi yaptınız?
Pronetteki zavallı: Hayır, biz buradan susturamayız zaten, pili bitmiştir.
Zavallılar: (En bülent ersoy osurmamış halleriyle) Efenim?
Pronetteki zavallı: Pili bitmiş olabilir. Şimdi sorun çözüldü mü?
Zavallılar: Hayır efendim, ben bu aletleri biliyorum, elektrik gelince de öter bu, ötmesin istiyoruz!
(O sırada kendi aralarında: ulan bayağı elektronik devre aslında, şu kabloyu çıkarsak...)
Pronetteki zavallı: Tamam hoparlörün kablosunu kesin.
Zavallılar: Biz de onu düşünmüştük ve kabloyu çıkardık. O sırada gördük ve pili de söktük. Tabii ister istemez fark ettik ki güvenlik sandığınız şey epey eğlenceli. Tasarımcılarınızı iş bankasından mı alıyorsunuz? (Bu kısmı anlamaz pronet'te çalışanlar... Sadece müşteriye eziyet edip, aslında hiç bir güvenlik sağlamayan anlamsız süreçler tasarlamakta muhteşem bir geçmişe sahip iş bankası löker'in sinirini gece gece aklına gelerek bir kez daha bozar... ve hırsını pronet'ten almak üzere ses tonunu sertleştirerek devam eder) alarmın duvardan sökülmesine karşı önlem almışsınız, ama elinde alyan anahtarla gelen bu sireni susturabiliyor.
Pronetteki zavallı: Evet, ama bize sinyal gelir.
Zavallılar: Peki o zaman neden biz sizi arayana kadar, 'evinizin alarmı ötüyor' diye siz bizi arayıp kontrol etmediniz?
Pronetteki zavallı: Biz teknik departmanız efendim, onu müşteri ilişkilerine sorabilirsiniz.
Zavallılar: Siz bizi bağlayın gerçekten bir onlara... (bağlandıktan sonar) iyi günler, biz aboneliğimize son vermek istiyoruz. (gerekli bilgi değişiklikleri sonrasında telefon kapanır.)
** 02.34 sularında bir telefon
Pronetteki zavallı: İyi günler biz pronetten arıyoruz, aboneliğinizi iptal ettirmek için başvurmuşsunuz, nedenini öğrenebilir miyiz?
Zavallılar: Bu saatte mi??? Hasta mısınız be siz? Evet istiyoruz, nedeni de şu: güvenlik dediğiniz şeyin "pili bitiyor"!!!
Pronetteki zavallı: Abartmayın isterseniz, televizyonunuzun uzaktan kumandası yok mu, onunki de bitiyor. Bu da öyle işte, değiştiririz...
Ben burasında bu hikayeyi yaşamayı bıraktım... Size de tavsiyem aynısı... Hani güvenlik sistemi istiyor olabilirsiniz... Ama böylesini istemezsiniz, iki kere düşünün...
* pronet çalışanına zavallı dedim, tahminen gecenin 2.5'unda arayıp abonelik işlemi yapmaya meraklı olduğundan değil, evine götürmek için didindiği o üç kuruş için bu uygulamalara benim kadar "tahammül eden" bir insan olduğunu düşündüğüm için... Keşke bu dahiyane fikirleri tasarlayanlarla görüşme fırsatım olsa... Gelip "merhaba, şu bankada canınızın çıkmasına neden olan benim, ama açıklayabilirim" deseler de aile tarihçeleriyle ilgili yazdığım ve yıllardır bir gün yüzlerine okumak için sabırsızlandığım manzumemi aşk etsem... Nerdeee... Olan zavallı çağrı merkezi çalışanlarına oluyor. Ki bundan en az benim kadar bıkmış olan nice çağrı merkezi çalışanının yaptığı şu siteyi öğrendim. Mücadelelerinde başarılar diliyorum.
http://www.gercegecagrimerkezi.org
Tags:
Genel
,
Comments:
1
Firefox 3 ve dünya rekoru...
09 July 08, Wednesday @ 16:34
Firefox adlı, nefret etsek de sevdiğimiz özgür web tarayıcısı 3. sürümünü duyurmasına paralel olarak bir dünya rekoru denemesine girişti. http://www.spreadfirefox.com/en-US/worldrecord/ adresinde yürütülen bir kampanya ile tüm kullanıcılar, bir gün içinde Firefox'u indirerek yeni rekor kırmaya davet edildi.
17 Haziran UTC 18.16'da başlayan deneme, 24 saat sonra 8,002,530 indirme ile tamamlandı ve 2 Temmuz günü Guiness Dünya Rekorları arasına, çıktıktan sonra bir gün içinde en çok indirilen yazılım olarak Mozilla Firefox 3 eklendi.
Firefox ekibi, rekorla ilgili sayfada bir dünya haritası üzerinde, hangi ülkeden kaç kişinin indirdiği bilgisini yayınlamışlar, bu haritada detaylıca bakınca (gerçekten detaylıca) ilginç bir ayrıntı ile karşılaşmak mümkün... Haritaya göre Kuzey Kore ve Doğu Timor'dan bir kişi bile Firefox indirmemiş.
Elbette Kuzey Kore'nin sınırlı internetini aşan kimi kullanıcıların, bu operasyon sonucu artık başka bir ülkedeki bir bilgisayardan bağlanıyormuş gibi görünen bilgilerle indirmiş olma olasılığı, bu ülkeden insanların Firefox indirdiği, ama dünya rekoru denemesine kayıt yaptırmadıkları gibi olasılıklar mevcut. Ancak bu da işin başka bir acı yanı. Dünyanın internet ulaşan tüm bölgelerinde az ya da çok indirilmiş bir yazılımın, iki ülkede hiç ulaşılamamış gibi görünmesi, devletlerin internet üzerinde uyguladıkları saçma sapan politikalar sonucu tarihe düşülmüş bir başka yanıltıcı kayıt haline geliyor.
Bir süredir ülkemizden de Wordpress internet günlüğü hizmetinden yayınlanan tek bir satır okunmuyor, Youtube video paylaşım servisinden bir tek kare izlenmiyor gibi görünebilir. İleriki yıllarda tarihçiler, zamanın bu anında, bu ülkeden o içeriklere erişilmemesinin nedenini merak edeceklerdir. Belki bir fotoğraf araştırmacısı, neden Erdal Kınacı isminde dünyaca başarılı* bir fotoğrafçının yok yere tutuklandığını anlamaya çalışacaktır.
Ey, o araştırmacılar, bunların nedeni, hukuk sisteminin günün koşullarına uymamasına ek olarak, yargıç ve savcılarımızın kadük kalmış yazılı metinleri uygulama konusunda biraz cesur ya da reformcu davranma şanslarını da sicil, puan ve kariyerleri üzerinde olumsuz sonuçlar doğurması ihtimali yok etmektedir. Malesef bu ülkede yargı sistemi kırmızı alarm halindedir ve ne yazık ki bu ülkede şu anda bulunan siyasi iktidar ve toplumun onu denetlemekle yükümlü kıldığı muhalefet, çocukların ayaklarının uçlarına basarak oynadıkları aldım-verdim oyununu siyasi arenada simüle edip derin devletin kırmızı düğmesine kimin basma hakkı olduğunu tartışmakla meşguldur. Bu saçma sapan durumu ayrıca araştırınız, ama sanmayınız ki biz Youtube ya da Wordpress'e giremiyoruz.
Teknoloji diyalektikten uzak değildir, bir şeyi yasaklamayı sağlayan teknoloji, onun aşılmasını sağlayan teknolojiden bağımsız gelişemez. Nasıl ki, her yeni algoritma kırılarak DVD'ler kopyalanıyor, internete konulan her yasak da, o internet var oldukça aşılıyor.
Biz Türkiyeliler, her türlü içeriğe ulaşmayı beceriyoruz, sadece devletin bundan haberi yok... Tıpkı Doğu Timor ya da Kuzey Kore'de Firefox 3 kullanıldığını bildiğimiz ama görmediğimiz gibi, ya da Nazım Hikmet'in sözleriyle;
"ben bir ceviz ağacıyım gülhane parkında
ne sen bunun farkındasın
ne de polis farkında"
* Erdal Kınacı, çalışmalarıyla National Geographic tarafından 2006 yılında "İnsan" fotoğrafları konusunda en başarılı fotoğrafçı seçilmiştir.
Tags:
Genel
,
Comments:
4
Bir 20. yıl kutlaması?
19 February 08, Tuesday @ 00:32
Alexey Pajitnov, Sovyet Bilimler Akademisindeki çalışmaları sırasında, bir Электроника 60 kullanarak bir program yazdı. Yıl 1985.
Sovyet hükümetinin (o dönem ki algıyla halkın olarak da nitelendirilebilir) fikri mülkiyeti dahilinde üretilmiş olan işbu program, bundan tam yirmi yıl önce sovyetler'den batıya ihraç edilen ilk yazılım oldu.
Kısaca ELORG olarak bilinen ( Elektronorgtechnica) Sovyet Yazılım ve Donanım İhraç Bakanlığı tarafından savunulan haklar uluslararası ticareti pek iyi kıvıramayan Sovyetlerce henüz kimseye verilemeden, onu keşfeden İngiliz yazılım firması Andromeda, yazılımı Spectrum HoloByte'a satılıvermiş.
Yıllar sonra Sovyetler'in dağılmasıyla özelleştirilen Elorg, bugün onu ünlü eden Pajitnov'un yönetiminde, yazdığı o efsane yazılımın haklarını yönetmeye devam ediyor.
Bugün haklar ve diğer konularda hangi yöne gitmiş olursa olsun bu yazılım ve firma, tanınmışlığı, yaygınlığı, sınır tanımazlığıyla o yazılım sözcük anlamıyla halkın oldu...
Çoktan tanımışsınızdır: Tetromino Tennis'in kısaltması olarak tanımlanan Тетрис, yani Tetris.
Dünyaya açılalı 20 yıl oldu. Geçtiğimiz gün "acaba sovyetler bilgisayar/yazılım olarak ne kullanıyordu?" diye başlayan bir konuşmanın sonunda edinilen acaip bir bilgi...
Tags:
Genel
İş başvurusu yapmak üzerine tavsiyeler...
06 January 08, Sunday @ 20:44
Aslında sanırım çok da haddim değil böyle konularda tavsiye vermek. Gerçi Çalışma Ekonomisi ve Endüstriyel İlişkiler adlı
bölümde ziyan ettiğim üç sene boyunca, bölümün ana konusu bugünün deyimiyle İnsan Kaynakları olduğu için hepten habersiz değilim bu işin nasıl tasarlandığına dair... Ötesinde sevgili ablam da on yıldır insan kaynakları uzmanı olarak çalıştığı için az çok bu iş farklı sektörlerde nasıl yaşanır onu da uzaktan izlemişliğim var... Yine de, araştırmalara, objektif bazı verilere falan dayanmayan, çokça kişisel yorumlar olarak ele alınmalı bu ukalalığım...
Ablama danışıp da "plazavari" işyerleri bu konularda neler düşünür sormayı pek akıl etmeden giriştim bu girdiyi eklemeye, ama bu konularda çok farklı düşünmediğimizi, onu tanıdığım kadarıyla tahmin ediyorum diyelim.
Aksi belirtilmedikçe, özgeçmişinize fotoğraf koymak gibi saçma sapan bir harekette bulunmayın. Özellikle bunu isteyen firmalar, sizi "stand elemanı, aktör/aktris, manken vb." gibi özel bir pozisyona çağıran ilan yayınlamamışsa da, o firmaya başvurmayın. Tipin önemli olmadığı bir alanda çalışacak insanların buna göre seçilmesine onay vermeyin.
Tip hangi durumlada sorun olabilir? Yüzünüzde bir yanık olması, her yanınızın sivilcelerle kaplı olması gibi bence hiç sorun olmayan ama belki bir bankanın, hava yolunun müşterilerle muhatap edeceği insanlarda tercih etmeyeceği bazı durumları belirlemesi için mantıklı olduğunu düşünelim. Ancak Pardus'a sistem yöneticisi aradığımızı duyurduğumuzda, ne yapalım biz sizin vesikalık fotoğrafınızı değil mi? Kabul edilirseniz, sigorta işlemlerinde, kimlik kartınızda ya da başka alanlarda gerekli görülen fotoğraflar sizden ayrıca istenecektir zaten...
Ayrıca belirtilmeyen durumlarda İngilizce özgeçmiş göndermeyin. Türkçe ilan yayınlayan ve karar mekanizmalarında Türkçe konuşmadığı var sayılabilecek insanlar olmayan kurumlarda bu size gülünmesine yol açacaktır. Hani yurt dışında kurulu olup, Türkiye'de de faaliyet gösteren bir firmaya başvururken, karar verecekler arasında Türkçe bilmeyen insanlar olabileceğini düşünerek böyle bir incelik göstermeniz hoş olabilir. Ancak, örneğin, Türkiye Cumhuriyeti'nin bir kamu kurumuna başvururken bu çok anlamsız olur.
Kariyer konusunda ücretli/ücretsiz danışmanlık veren firmaların tuzaklarına kanarak bildiğinizi iddia ettiğiniz konularda kendinize puan vermeyin. Ne demektir ki html bilgisi 5/7 olmak mesela? O 7 barem neye göre bölümleniyor ve siz hangi 2/7 bölümünü bilmiyorsunuz html programlama yapmanın mesela?
Bunun yerine şöyle bilgi vermenizi önerebilirim: Size bir görev verildiğinde o görevi kimseye gereğinden fazla ekşimeden, mevcut bilginizle ya da İnternet'te ya da basılı kaynaklarda yapacağınız araştırmalar sayesinde kendi kendinize yapabileceğinizi bildiğiniz konuları bildiğinizi yazın. Bunu nereden anlarsınız diye bakacak olursak, önceki projelerinize bakın... Eğitiminiz devam ederken ders konusu olarak da olsa, bir programlama diliyle gerçekleştirdiğiniz özgün bir projenin çalıştığına tanıklık ettiyseniz o programlama dilini bildiğinizi söyleyebilirsiniz. Eğer o alanda uzman olduğunuzu iddia ederseniz ve başvurduğunuz şirket teknoloji alanında çalışıyorsa isminizi Google'a yazdıklarında karşılarına tesadüfen eşleşen şair isim ve soyisimleri yüzünden antolojiler, sizin çalışmalarınızdan daha önce geliyorsa, sizi olsa olsa çay uzmanı olarak işe almayı tercih edeceklerini unutmayın.
Hobilerinizden bahsetmek gibi bir tercihiniz varsa, hobiniz bile olsa o alanda yaptığınız bir işten bahsedin. "Boş zamanlarımda" sözcüğü içeren niyet mektuplarının lise kompozisyonlarını hatırlattığı gerçeğini unutmayın. Amatör olarak (hobiniz olarak) fotoğraf çekmekten hoşlanıyorsanız ve bu fotoğrafları belirli yerlerde paylaşmışsanız (flickr, picasa, deviantart, trekearth, kişisel günlüğünüz vb.) "Fotoğraf alanında yaptığım amatör çalışmalarla ilgili bilgi, falanca siteden edinilebilir" bilgisini vermek, günümüz teknolojilerine uyumunuz, kendinizi geliştirmeye harcadığınız emek gibi konularda kalp fethetmenize yol açacakken; "boş zamanlarımda fotoğraf çekerim" sözcüğüyle araya sıkıştırılmış bir cümle, daha çok yeğeninizin doğum gününde fotoğraf makinasının size ihale edildiği gerçeğiyle bizleri başbaşa bırakmaktır...
Özgeçmişinizin biçimine önem verin. Sade, kolay okunan, hangi bilginin nerede yer aldığını anlamak için zaman harcatmayan bir özgeçmiş her insan kaynakları çalışanının rüyasıdır. Hangi okulu bitirdiğiniz bilgisine ulaşmak için bütün özgeçmişinizi iki kere gözüyle tarayan bir İK çalışanı için artık iyi bir aday olmazsınız.
Galatasaray, ST. Joseph, TED Ankara gibi mezunlarının birbirlerine fetişe yakın duygular içerdiği acaip bir okuldan mezun olmadıysanız ve fakat bir üniversiteden mezun olduysanız kalkıp da oraya hangi liseden mezun olduğunuzu yazarak zaman kaybetmeyin. Eğer öyle afilli bir lisenin mezunuysanız da bence yazmayın, başvurduğunuz yerde çalıştığını bildiğiniz bir abi/ablanıza mesaj atmakla yetinin. Lisede herkes çocuktur. Türkiye liseleri arasında insan seçmeye yönelik bir kalite farkı olduğunu düşünen iyimserlere aldanmayın. Eğer yalnızca liseden mezunsanız tabii yazın hangi liseden mezun olduğunuzu, bu şu anlama gelir: Lise mezunuyum. Yaşamımda bir üniversiteden mezun olmamış ve bana kelime anlamıyla hocalık etmiş insan sayısını düşününce diyorum ki, bu iyi bir şey bile olabilir. Memleketin üniversitesinden de ayrıca hayır mı gördük ki? Ama bu durumu bilmek ister İK çalışanları. Net bilgi de faydalıdır.
Başvurmayı planladığınız kurum size bu konuda belirli bir biçim önerdiyse (lütfen başvurunuzu falanca adresine, konu satırında mercimek yazan bir e-posta ile ve pdf formatında yapın gibi) konu bölümünde "iş başvurusu" yazan bir mesaja cv.doc diye bir dosya göndermeyin. Unutmayın ki, özgeçmişini gönderen tek insan değilsiniz ve gönderdiğiniz özgeçmiş diğerleriyle birlikte bir dizine kaydedilecek. İK çalışanı vatandaşlarımız isminizi hatırlayıp cv.doc dosyasını kaydetmeye çalışırken isminizi dosya isminin yanına eklemeye uğraşınca size inceden bir hal hatır sorma duygusu yaşarlar ve tahminen dosya isminin başına, sizin gibi arkadaşları ifade eden özel bir simge eklerler. Ben örneğin böyle bir dosya göndermem gerekse, verilen referans ve ismimi kullanır, öyle bir dosya gönderirdim. mercimek_koray_loker.pdf gibi...
Tercih ettiğim ve başarılı örneklerde gördüğüm bir başlık dizilimini de ipucu olarak ekleyeyim;
Okunaklı ama sade biçimde isminiz
Eğitim durumunuz
Askerlikle ilişkiniz (bu bence istenmesi çok doğru ve adil bir bilgi değil ama işe yarayan her ipucu, ipucudur...)
İş deneyimleriniz
Başvurduğunuz alanda faydalı becerileriniz (bize başvursanız programlama dilleri, deneyimli olunan sistemlerin bir listesi vb.)
Bildiğiniz dillerin bir listesi
Eklemek istediğiniz kişisel bilgiler (hobileriniden mi bahsetmek istiyordunuz? Ya da topluma yararlı bir STK gönüllüsü müsünüz? Belirli alanlarda dereceler kazanmış bir sporcu yanınızı vurgulamaktan hoşlanıyor musunuz?)
İletişim bilgileriniz (adres ve telefonunuz az yer kaplamıyor, en başa onları koyarsanız, ne iş yapan bir insan olduğunuza daha az önem veriyorsunuz anlamına gelir. Oysa ki nerede oturduğunuz ve e-posta adresiniz, yaptığınız işten daha kolay ve sık değişir...)
Benim 50YKr'um... Bu konuda kim ne yapıyor diye merak edenlere, fikir soranlara... İşe yarıyor mu derseniz, son on yıldır çalıştığım her iş bana bir şeyler kazandıran ve ayrılırken ağlaşarak ayrıldığım birbirinden güzel yerlerdi. Hala da ayrılma günüm geldiğinde gözyaşlarıyla terk etmem gerekecek harika bir işte çalışıyorum. Bunun ne kadar katkısı vardır bilmiyorum, ama olduğu kadar diyelim... Bir katkısı olmuyorsa zaten kazanacak ya da kaybedecek bir şeyiniz de yoktur... Ama Calvin'in de dönem ödevi sunarken dediği gibi, doğru bir sunum başarının yarısıdır ;)
Tags:
Genel
Pardus
,
Comments:
9
Grev bulutları*
28 July 07, Saturday @ 12:56
Türk Hava Yolları'nda çalışan işçilerin örgütlü olduğu Hava-İş kısa isimli Türkiye Sivil Havacılık Sendikası grev kararı almış durumda. Gazetelerde taleplerinin doğru yansıtılmadığını, yolcuların güvenliğini gözeten taleplerinin göz ardı edilerek sadece sendika üyelerinin çalışma koşulu ve maddi talepleri söz konusu gösterildiğini düşünen sendika yetkilileri bugün ana akım medyanın bir çok gazetesinde ilanlar yayınlamışlar.
Çok yakın zamana dek askeri kökenli pilotlarla ekibini büyüten ve dünyanın en disiplinli uçan ekibine sahip olduğu söylenen THY'nin beyaz gömlekli emekçilerinin kuşkusuz örgütlenme yeteneği çok daha az, grev kırıcılarla iş olanaklarına saldırılan işçilerden çok daha fazla güçleri var. Ancak bu durum taleplerini tarafsız biçimde halka ulaştırmalarını sağlamıyor. Görülen o ki...
Her an siyasi manevralarla grev hakları engellenebilecek olan insanların, neden grev kararı almak zorunda kaldıklarını ve hangi taleplerle bu mücadeleyi sürdürdüğünü bir de onlardan dinleyin: http://www.havais.org.tr/
* Bu başlık geçenlerde bir gazete ya da televizyonda görüp gülümsediğim bir başlıktı, kaynağını ne yazık ki hatırlayamadım.
Tags:
Genel
Yazmazsam duramayacağım: Hoş ve Boş
14 July 07, Saturday @ 14:17
Ekin'ciğim yanımda olsa nasıl söylenirdi kim bilir, onun sıklıkla kızacağı kadar sık yaptığım biçimde 10 dakika bile izlemediğim bir programla ilgili yorum yapacağım şimdi :) ama programın tanımını, yöntemini okudum, özetlerine TV'den baktım, üzerine yapılan yorumları okudum ve yapacağım açıdan değerlendirme için yeterince fikir edindiğimi düşünüyorum.
Bu konuyu gündeme getirerek, bilöker okuyan ama bu konudan uzak durmayı başarmış herkesin hayatına küf tadı ile katkıda bulunduğum için özür dilerim, ama tüm toz-duman içinde gözden kaçan bir noktaya mesleki bir müdahaleyi çok gerekli görüyorum.
Güzel ve Dahi adıyla yayımlanan programın çıkardığı yaygara çok ancak bence bilgisizlikten ölmek tıbben mümkün olsa handiyse doğamamış olmaları gerekiyor gibi görünen bir grup kadının zekası üzerine yapılan tartışmalar hedefi ıskalıyor. Programın kadını aşağılamak için (NTV'de neredeyse böye bir soru sordular çok güldüm) "zekası düşüklerden" seçilmiş kadınların kitle iletişim araçlarında temsili eleştiri konusu edilecekse bu programa kadar beklemeye gerek yok, TV izleğinin büyük bölümü kadının toplumdaki rolü ve birey olarak ona sunulan olanakların sınırları açısından ayrımcı ve sorunlu... Bu programda alttan alttan yapılan iğrenç pazarlıksa aslında şu şekilde formüle ediliyor, ki benim midemi bulandıran asıl bu:
Akıl timsali çocuklarımız, yetiştirdikleri kızlar memleketin cumhurbaşkanını tanıyamazlarsa tam tepelerine çıkıp popolarını burunlarına soka soka dans etmesine seyirci kalıyor. Sonrasında da hanım kızlar bu soruları doğru yanıtlasın da yarışmayı kazanabilsinler diye onlara yardımcı oluyor. Nacizane yönetmenlik eğitimimde dramatik çatışma denen kavramdan üç kuruş bir şey anladıysam bu programın çatısı şu çelişkinin seyirciye yansıtılabilmesi üzerine kurulu:
"Akıllı ama abaza" gençler, yarışmayı kazanabilmek için "hoş ama boş" kızların entellektüel birikimlerini arttırmak zorundalar. Ancak ortadaki asıl sorun çiftler arası rekabet değil. Ömrü boyunca hesap cetveli, teksir kağıdı ve fibonacci eğrisiyle haşır neşir olmuş çocuklar, kızların poposunun silüeti ile yarışmayı kazanmak arasında bir seçim yapmak zorundalar... Bundan daha heyecanlı bir seçim düşünebiliyor musunuz?!
Yani yarışmanın özgün tasarımı bunun üzerine kurulmuş en azından... ama yurdum insanının bu yarışmanın sözleşmesine imza atabilen temsilcileri arasında fibonacci'yi makarna markası sananlar çoğunlukta olduğu için kanımca bir seçim de yapmak zorunda kalmadan doğaları gereği popo seyretme yönünde ilerlemeye devam edecekler. Çünkü bakınız "dahi"lerimizin bilgi düzeyi ne alemde asıl:
Yarışmada Adolf Hitler'in ismini bilemeyen kıza hayret edenler, ondan sorumlu dahi arkadaşın bu konudaki önerilerini duysalar neler hissederdi acaba... Dahi oğlumuz, hanım kızımıza Hitler'i şöyle tarif etmiş: "Bir Alman generalidir. Yahudileri öldürdükten sonra tüm dünya ona savaş açtı, o da işler kötüye gidince intihar etti." Vay vay vay... İkinci Dünya Savaşı nedir, Nazizm nedir falan ne gerek var ki... Biz yanlış anlamışız bilginin özüne ulaşmayı. Gerçi Hitler'in askeri kariyeri Birinci Dünya Savaşı sırasında yaptığı zorunlu askerliğinde aldığı onbaşı rütbesiyle sınırlıdır, giydiği üniforma askeri değil, imparatorluk üniforması, Führer simgesidir ama bunların o kıza faydası yok, o "Alman komutan" dese yetecek yarışma için tabii...
Bu arada yarışmanın yüzsüz, paragöz yarışmacısına üç cümlem var:
1) Nimet Çubukçu'ya "Bu ülkede töre yüzünden kadınlar öldürülüyor, benimle uğraşacağına onlarla uğraş" diye akıl vermekle olmuyor, sen de git madem farkındasın töre programı yap o zaman!
2) Geek sözcüğünün ülkemiz dil ve kültüründeki (hani çeviri sadece dilbilimsel bir şey değildir) karşılığı İNEK'tir... Hani İnek Şaban var ya... İşte onun gibi... Sen o sıfatı amerikan temsiliyetine çok yakıştıramadığın için "dahi" diye çevirmek lüksüne sahip değilsin, ya ingilizce nedir onu bilmiyorsun ya da hiç dayak yememişsin derler adama.
3) Sen bu programı paran olmadığı için yapıyorsan gel, insanlık onuru adına ben sana her ay yatacak yer, yemek falan vereyim daha fazla rezil olma!
Tags:
Genel
,
Comments:
6
Dünya biraz daha dilsiz sanki...
12 July 07, Thursday @ 18:26

Çağdaş felsefenin Türkiye'de önde gelen isimlerinden biri olan Ulus Baker dün gece 01.30'da Çapa Tıp Fakültesinde yapılan tüm müdahalelere rağmen aramızdan ayrıldı. ODTÜ'de ama genel olarak görsel çalışmalarla, çağdaş felsefe, sosyoloji gibi alanlarda gelişmelerle ilgili çalışan herkesin bir şekilde yolunun kesiştiği, yüzlerce öğrencinin ufkunu açan çok parlak, çok güzel bir insanın yokluğu kuşkusuz korkunç olacak. Ne kadar alışsak da ölüme, o mutlaka bir kere daha şaşırtmanın, acıtmanın yolunu buluyor... Cuma (13.07) saat 14.00, ODTÜ Gisam'da ve Cumartesi (henüz belirsiz bir saatte) İstanbul'da anma törenleri yapılacak...
Tags:
Genel
Oy moy yok size...
07 July 07, Saturday @ 01:24
Seçim heyecanı sardı memleketi, bir yanda siyasi partiler birbirlerine girişti, öte yanda yılların aşılamayan baraj sorununa karşı bağımsız adaylar formülüne sığınan ama kanımca eline yüzüne bulaştıran sol hareketler memleketin _kendilerince_ gündemine ilişkin bıdır bıdır anlatıyor, hatta yer yer atıp tutuyorlar...
Bugün oturdum, meclise en çok girme olasılığı olduğu söylenen 5 partinin seçim beyannamelerine, yani iktidar oldukları takdirde yapmayı önerdikleri icraatları içeren belgelerine baktım. Hani olur ya, memleketi idareye talip insanlar oturup da yazılım sektörüne ilişkin fikirlerinde belki özgür yazılım konusuna değinmişlerdir diye bir ümit vardı içimde... Tüm parti programlarında biyoteknoloji, nanoteknoloji, uzay teknolojileri var (ezber kokuyor). Her parti hem word hem pdf biçiminde (ilkine .doc demeleri gerektiğini birileri söylemeli) beyanname yayınlamış...
Bir yanlış düzelterek başlayayım: Ne kadar korka korka inanmış gibi yapsam da inanamadığım bir ihtimal olan bu 5 isimden birine aslında bakamadım. Çünkü onun, Genç Parti'nin bir web sitesi yok! Haliyle görüşleriyle ilgili bir fikrim yok. Siber seçmen gibi davranacağım ama ulaştığım sonuç: bu adamların bir görüşü yok...
Efendim reklam panolarını benim nedense bunca yıllık iktidarlarına tanıklığım sırasında bir türlü göremediğim bir takım başarılarla(!) süslemiş iktidar partisi AKP seçim bildirgesinde bilişim sektörünün önemine yaptığı vurguyu takiben "hindistan, çin gibi ülkelere yönelen sermayenin Türkiye'ye getirilmesi" ile ilgili bir takım parantezler eşliğinde yeni tekno-kentler vaad etmiş ancak içerikte bir ayrıntı göremiyoruz. Birileri onlara o ülkelere giden sermayenin köle yaratmaktan başka bir işe yaramadığını, bu güne dek övüne övüne satış yaptıkları yabancı sermayenin de son 10 yıl boyunca Türkiye'de en çok finans sektörüne girdiğini ve içler-dışlar çarpımı derken paraya para katıp gittiğini, istihdama HİÇ katkıda bulunmadığını söylesin. Kim salak yerine konuyor anlayalım.
Başmuhalif parti CHP de bilişime vurgu yapmaya çalışmış, mealen denilmiş ki, "bu alanda yatırımları teşvik edecek yeni bazı kanuni düzenlemelerin yanı sıra kamu alımlarında yerli yazılımları tercih ederek bu konuda insan yetişmesine katkıda bulunacağız... ". Yazılımı yazıldığı ülkeye göre değil de, standartlara, ilkelere göre seçmelerini tercih ederim. Keşke "kamuda özgür (açık kaynak kodlu) yazılımları tercih ederek ülkenin bu alanda tasarruf ederken nitelikli insan gücünü arttırmayı hedefliyoruz" deselerdi. Sonuçta yurt dışındaki yazılım şirketlerine mevcut ifadeyle de kışt deniyor özünde...
Demokrat Parti Bilim, Teknoloji ve Yenilikçilik başlığı ile değindiği beyannamesinde maalesef bilgisayar/bilişim teknolojilerine pek yer vermemiş. Ben de bu incelemede ve yaşamımda kendilerine yer vermiyorum.
MHP çağı yakalayabilmek açısından Bilim, Teknoloji ve İletişim Bakanlığı kurulmasını vaat ediyor. Bunun ardından ar-ge yapmak üzere çeşitli yatırımlara işaret ederken lafın içini genel olarak çok doldurmuyor. Devlet/kamu hizmetlerinin elektronik ortamda eksiksiz sunulabilmesi ve her vatandaşa vatandaşlık bilgilerinin taşınabildiği akıllı kartlar dağıtmak gibi bence göz boyamaya yönelik görünen, altı boş olan ama hiç değilse diğer partilerden daha somut duran önerileri de bulunuyor.
Bağımsız adaylara gelince... Bu iş benim açımdan tutmadı. Ankara'da yaşıyorum, bağımsız olarak aday olan ancak DTP+Sol partiler çatısı tarafından desteklenen adayın kim olduğunu öğrenmek için google'da mesai harcamak zorunda kaldım. Oysa İstanbul'dan aday olanları gayet ayrıntılı biçimde öğrenebildim ve .net platformu kullanarak yaptıkları site ile hangi ezilenin hakkını, hangi araçlarla, enstürmanlarla koruyacakları konusunda ciddi şüpheye düştüm. Ne tuhaf bir ülke...
Çevre Mühendisleri Odası'nın benim bu yazıyı yazmama ilham veren bir incelemesi var. Onlar da siyasi partileri çevre konusundaki düşünceleriyle masaya yatırmışlar... Google'dan, arayarak buna benzer incelemeler bulmak olası. Kadın hakları açısından, çocuk hakları açısından partilerin karneleri STK'lar tarafından nasıl oluşturulmuş görebilirsiniz...
Ben tüm bu değerlendirmelere baktıktan sonra şuna karar verdim, EVET diyeceğim bir aday göremiyorum. Trainspotting filminin girişi geliyor aklıma: Yaşamı seç. Bir meslek seç. Kariyerini seç. Bir aile kurmayı seç. Dev ekran bir TV seç. Çamaşır makinesi, araba, cd çalar ve elektrikli mutfak aletlerini seç. Sağlıklı yaşam, düşük kolestrol, diş kapsayan sigorta seç. İyi bir mortgage sözleşmesi seç. Arkadaşlarını seç. Rahat kıyafetler ve uygun çanta seç. Üç parça bi takım elbise seç. Kendin-Yap ürün seç ve Pazar sabahı ne bok yediğini düşün. Yaptığın kanepeye otur ve abuk subuk kafa ütüleyen TV yarışmalarını seyrederken abur cubur tıkın. Hepsinin sonunda çürümeyi, huzurevine tıkılmayı ve kendi yerine geçirmek için peydahladığın veletlerin bencilliğinden ibaret olmayı seç. Geleceğini seç. Yaşamı seç.
RENTON diyordu ki, "ben seçmemeyi seçtim. başka bir şey seçtim". İşte ben de, sevgili dünya nereye gidiyor bi-haber olan siyasetçilerimize bir yanıt vermek istiyorum. Yaşamının on yılından fazla bir süreyi kendine bir özel hayat kurmayı adam gibi beceremeyecek, ailesine dilediği gibi zaman ayıramadığı için pişmanlıklarla dolu biçimde ama yaşadığı ülkeyi baştan sona gezmiş, gittiği her yerde bilgisini insanlarla paylaşmayı önemsemiş bir "gönüllü"den, gelecek dediğiniz gençlerden biri olarak diyorum ki: Bu seçimde başka bir şey seçiyorum ben. Ne uydurduğunuz sahte tehlikeler ne de bir bok becermişsiniz de sayesinde olmuş gibi davrandığınız, tek adam sultasına fiyakalı bir isimden başka bir şey ifade etmeyen istikrarınız, ne milli beraberlik gazlarınız bana sökmüyor. Herkese ait olduğuna inandığım dünya mirası, çevresiyle, bilgi birikimiyle, hayalleriyle eşit olarak paylaşılsın diye uğraşan ben, hiç birinizden beklediğimi bulamadığım için siz de benden beklediğiniz o evet yerine bunu alacaksınız. Hayırlı olsun!
Tags:
Genel
,
Comments:
2
Güzel bir haftasonunun ardından...
25 June 07, Monday @ 12:20
Bir sene önce, hem üyesi olduğum özgür yazılım listelerinde hem de bilöker'de dyne:bolic dağıtımından bahsetmiştim. Son iki günümü, bu dağıtımın ana geliştiricisi Jaromil'yle (Denis Jaromil Rojo) bolca sohbet fırsatı bulduğum bir etkinlikte geçirdim. :)
Yine bilöker'de defaeten bahsi geçmiş hatta Pardus-Video seminerlerinde Affan Taner tarafından gösterimi yapılan Elephant's Dream filminin yapımcısı Netherlands Media Arts Institute / Montevideo TBA direktörü Heiner Holtapples ve Jaromil, KozaVisual grubunun davetiyle, Ankara'da bulunan Hollanda Yüksek Öğretim Enstitüsüne konuk oldular. Görsel sanatlar, video gösterimleri, dijital kültür tartışmalarının yapıldığı konuşmalar, sunumlar ve film gösterimlerinin yanı sıra dyne:bolic ve özgür yazılımların sanat üretiminde nasıl bir rol oynayabileceği üzerine bir de workshop düzenlendi.
Blender, Gimp, Inkscape gibi görüntü ile ilgili bilinen yazılımların yanı sıra özellikle yayın ve ses üzerine bir çok alternatif sunan dyne ile internet radyosu yayını yapmak için hazırlanan MuSE gibi olanaklar ve genel anlamda GNU/Linux'un sistem olarak sundukları çoğu konuya tamamen yabancı sanatçılar için oldukça ilgi çekici oldu.
Benim için yeni ve ilgi çekici olansa komut satırına ayrılan yarım saatin yeni kullanıcılara "bakın bu da bir araç, en az arayüzler kadar işinize yarayacak güzel özellikler var" diye anlatılabilmesi, bundan korkulmaması da mümkün diye tadını çıkartmak, dağıtımın sayfasından da görülebilen bir çok sosyal projenin özgür yazılım ruhu ile sahip çıkılarak, hacker kültürünün bir parçası olarak tanıtılarak yaşama geçirilmesi oldu.
Özellikle özgür yazılım çevrecidir, çünkü eski bilgisayarları işe yarar hale getirerek tehlikeli atıkların doğaya bırakılmasını yavaşlatır yaklaşımı beni can evimden vurdu. Olayı hep ekonomi üzerinden anlatmak _çünkü Türkiye'de kimse çevre için bir şey yapmaz diye düşünmek_ bir süre sonra öyle düşünmeyi de öğretiyor ve korkunç bir yabancılaşma yaratıyor.
Aslında neredeyse tüm GNU/Linux geliştiricileri yaşamlarında eğlenceli, sosyal sorumluluk içeren, sanatsal ya da bir şekilde bilgisayarla ilişkisi olmasa da kendi dünyası içinde bütün hale gelen ilgi alanlarına sahip, ama bunları bir arada bir Linux nasıl işinize yarar seminerine dönüştürmek çok keyifli bir fikir. Bu konudaki zenginliğimizi az kullandığımızı düşünmeme ciddi ciddi neden oldu (gerçi ben bunu kısmen meren ve fotoğraf ile denemeye çalışmıştım, sonuçlarına tanık olanlar niye çok ısrar etmediğimi tahmin eder).
Aralarda lafı geçince hemen adresleri kenara yazılıverilen güzel, bakılası işler arasında BricoLabs ağı ve Idiki özellikle uğramanızı önereceğim iki adres.
Son olarak da kişisel tatmin ve gelişim dışında bu etkinlikle ilgili en heyecan verici deneyimim, Jaromil'nin konuşmasının sonunda insanlara "Özgür yazılım yerel dinamikler yaratmaktır, sömürgeleştirmeye inat kendi kültürünü korurken küresel bir paylaşımda bulunmaktır. Size bugün anlattıklarım GNU/Linux dünyasının içeriğidir, ben bunları dyne ile yapıyorum, sizin de size ait, rahat kullanacağınızı düşündüğüm bir çözümünüz var, Pardus kullanmanızı öneririm, hepiniz için güzel bir fırsat olur" demesinin ardından yaptığım mini Pardus sunumu oldu.
Aynı dili konuşmak, yaşadığınız mahalledeki insanlarla aynı dili konuşmakla hiç ilgisi olmayan bir şey... Dünyanın ilgisiz iki noktasında doğmuş, internet öncesinde BBS'lerle "sesimi duyan var mı?" diye aramaya başlamış ve özgür yazılımda aradığını bulmuş iki insan, ikisi de sonradan öğrendikleri bir dili kullanarak anlaşmak zorunda oldukları halde, birbirlerini, ana dillerini konuştukları insanlardan daha iyi anlayabiliyorlar...
Arrivederci il mio fratello. Era piacevole essere in contatto con te, e spero di rivederci al piu' presto... :)
Tags:
Genel
Pardus
,
Comments:
0