O kadar alıştım ki ADSL bağlantısının saatlerce gidip gelmemesine, teknik destek için dakikalarca telefonda sıra beklemeye, arıza bildirdikten saatler sonra bile düzeltilmemesine, bu sefer "arıza bildirme" adımını atladım ve "bekleme" kısmına geçtim doğrudan...
Alışık olduğum kadar hazırlıklıyım da internetsiz kalmaya. Okumak istediğim belgeler ve henüz izlemediğim diziler bir kenarda beklemektedi, ve layık oldukları ilgiyi göstermek için yeterince vaktim vardı. Her ne kadar, aklım saatlerdir almadığım e-postalarda olsa da, Telekom'a olan tek taraflı duygularımı bir kenara bırakıp, yapmam gerekeni yapmalıydım...
Bir zaman sonra, izlediğim dizinin etkisiyle, Telekom'a haklsızlık ediyor olabileceğimi düşünerek telefona sarıldım. "1'e basın, 2'ye basın, ..." işkencesinin ardından 10 haneli "bu nasıl hizmet" numaramı girdim ve o an farkettim ki, ADSL modemin 4 ışığı da yanmaktaydı, yani internetsiz geçen saatlerim nihayet sona ermişti. Evet, belki de arıza bildirimi için telefon etmek gerçekten önemliydi. Belki de, ADSL destek hattında, telefon beklerken örgü ören teyzeler yerine, daha telefon bağlanırken "hatır sormayacaklarına göre kesin arıza vardır" diyen robotlar işe alınmıştı ve arızam, ben cızırtılı Vivaldi/Beethoven/Bach eserleri dinlerken çözülüyordu!
İçimdeki Telekom duyguları şekil değiştirirken, ve ıslıkla Vivaldi çalmaya devam ederken kapadım telefonu. Bilgisayara doğru bir hamle yaparken, dur, o da ne? İnternet yine gitti. İşte o an, patron bakarken çalışan, bakmazken keyif sürmeye devam eden işçi modeli canlandı beynimde. Ben ararken sorunu çözen TTNet robotları gerçekten vardı da, biraz fazla mı gelişmişti yoksa? Biraz bekledikten ve kendime geldikten sonra, tekrar başladım cızırtılı müzik karavanasına (ziyafet oluyor da karavana neden olmasın?). Derken, robot teorimin doğru olabileceğine inanmamı sağlayan birşey oldu ve ADSL modemimin 4 ışığının tekrar yandığını gördüm. Bu sefer, telefonu kapatmadan bilgisayarıma gittim ve e-postalarımı almaya başladım.
Telefonu kapamamla internet de gitti, odada duyulan cızırtılı "şey" de... 2 kere 10'ar dakika arıza bildirimi için sıra beklerken, devam ettim e-postalarımı okumaya ve başladım bu blog girdisini yazmaya. Şu an ahize bir kenarda, telefondan uzak durmakta. "Ahizeyi yerine koymayı unuttun" sinyalinin sıkılıp susmaya karar vermesinin üzerinden yarım saat geçti. "Ev telefonundan ulaşamayan cepten ulaşır" düşüncesi ile (iki kişi öyle yaptı şimdiye kadar) internetsiz geçen saatlerimin acısını çıkarıyorum, mutluyum, huzurluyum. Ahize açıkken bağlanan, kapalıyken bağlanmayan bir ADSL hattım var, ne güzel... Telekom'un 2008 süprizi bu olsa gerek...
Bu blog girdisinin ardından, ADSL modemime Leyla ismini koymaya karar vermiş bulunuyorum. Tıpkı ofisteki Samsung yazıcıya "Ziya", Jabber sözlük botumuza Cabbar, KMail'e Kamil ismini koyduğumuz gibi. O da hakediyor bir isme sahip olmayı, hayatımızın bu kadar içindeyken, bir ev dolusu insan günde onlarca kez "acaba bugün ne giymiş" dercesine ona bakarken...
Yorumlar sonrası gelen ek: Sorunun kablolamadan ve/veya splitterdan kaynaklanabileceği konusunda beni uyaran herkese teşekkürler. "Microsoft Samba'cılara döküman yollamış, bunu gezegende ne zaman duyuracaksınız?" ve "proje isimleri neden İngilizce?" (evet, hâlâ bu soruyu soranlar var) sorularını ADSL ile ilgili bu blog girdisine yorum olarak girme becerisine sahip yaşam formuna selamlar. Yorumu onaylamadığım için okuyamayacaksınız; birşey kaybetmediniz, endişeleriniz yersiz..